Perşembe, Mart 15, 2018

Bahar

Beş yıl oldu, Arap kızı geleli. Bahar demişlerdi, bir hevesle başlamıştı her şey. Özgürlüklere kavuşabilecektik. Olmadı, olamadı. Bir gece ansızın kulağımızda patlayan bombayla kalktık. Karım, kızım ve yıkıntı altında kalan anam. Nasıl kaçtık oradan bir eşyamızı bile almadan. Gece boyu yürüyüş. Türkiye sınırı. Parasız pulsuz, yollar, sefillik, insana bir pislikmiş gibi bakan gözler. Türkiye’den botla geçmeye çalışırken Yunan devriyesinin batırdığı botumuz. Dostlarım can veriyor şişme botta, vücutları şişiyor ama. İnanamıyorum, bakıyorum, bakıyorsun. Gece soğuğunda bir titreme alıyor suda herkesi., sabah aydınlığında karaya vurduğumuzda bizleri fırına sokacak gibi sarıyorlar folyo filmlere. Oysa vücudumuz değil sarılan, serçe ruhumuz.
Dört yıl mülteci kampı. Fakirlik, şiddet, her şeyden kötüsü umutsuzluk. İşte o en çok bana kıyan.
Savaş bitti, evimize dönecekmişiz diyorlar. Evim kaldı mı benim? Oyuncak dükkanım. Anamın, yıkıntılar arasında kalan bedenini bile çıkaramadım. O havayı teneffüs etsem boğulur muyum? Hatıralarımı canlandırabilir miyim? Tanrı bize yaşattığı bu cehennemi cennete çevirmemize müsaade eder mi?
Bilmeyi ne çok isterdim.

Salı, Temmuz 11, 2017

Lavanta kokulu köy

Isparta'nın Keçiborlu ilçesine bağlı Kuyucak köyü. 250 kişilik köy nüfusu Türkiye'nin Lavanta üretiminin % 93'nü yapıyor. Toplam 3.000 dönüm arazi üzerinde lavanta ekiliyor. Adeta bir masal mekanı olan lavanta tarlaları geçen yıl köye 20.000 turist çekmiş. Anadolu Efes projeyi "Gelecek Turizm" kapsamında destekliyor. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Her yıl 25 Temmuz'a kadar giderseniz lavantaların o muhteşem görüntüsü karşısında büyülenir ve muhteşem kokusunu duyarsınız.



Perşembe, Mayıs 11, 2017

Bir Türkiye Hayali

Selçuk Şirin hoca bir Türkiye sevdalısı. Bir eğitmen arkadaşımız söylemişti; Söylediği sende kalana “hoca” denir. Selçuk Şirin’e de hem akademik ünvanından hem de bu yazdıkları bende iz bıraktığından dolayı büyük bir mutlulukla hoca diyebiliyorum. Hürriyet Gazetesi’nde düzenli yazılarını takip ettiğim Şirin’in ikinci kitabı “Bir Türkiye Hayali” . Doğan Yayınlarından çıkan ve 238 sayfadan oluşan bu bilgi ve fikir küpü kitap bir nefeste okunuyor.
Son yıllarda hepimiz, ülke meseleleri ile çok ilgiliyiz. Hepimiz, çocuklarımız, yakınlarımız, kendimiz için daha yaşanabilir şartlar istiyoruz, insan olmanın en doğal hali bu. Selçuk Şirin, New York Üniversitesi’nde kürsü profesörü olmasına, Amerika’da ikamet etmesine rağmen, uzaklık ve zamansızlığı bahane edip ilgisini vatanından hiç esirgememiş. Düşünmüş, üretmiş, katkı sağlamış. Eğitim ve psikoloji alanında yüze yakın bilimsel yayına imza atmış olan Şirin 2015 yılında da ABD Bilimler Akademisi Komisyonu’na seçilmiş.
Adından da anlaşılacağı üzere “Bir Türkiye Hayali” gelişmiş, uygar bir Türkiye’yi hayal ediyor, anlatıyor, nasıl yapılacağı hakkında yol gösteriyor. Türkiye’de halen sorun olan ve tartışılan tüm konuların aslında zenginlik ve gelişmişlikle bağlantılarını sayısal verilerle, araştırmalarla destekliyor Selçuk Hoca. Kitap beş bölümden oluşuyor;
·         Toplum üzerine sayısal denemeler
·         Eğitim üzerine sayısal denemeler
·         Politika üzerine sayısal denemeler
·         Kalkınma üzerine sayısal denemeler
·         Çare biziz, konu başlıkları altında yazılar yer alıyor.
Kitabı öğretmen olan babasına adayan Şirin, akıcı ve umutlu dili, akılcı çözümleri ile ilgiyi hak ediyor. Kitabı adeta elinizden bırakamıyorsunuz.
Kitabın ilk yazısı “Neden birbirimize güvenmek zorundayız?” Kitabın daha başında toplumları bir arada tutan çimentonun güven olduğunu anlıyorsunuz. Dünyada, bireylerin birbirine en düşük güvenin olduğu toplumlara baktığınızda yakın zamanda iç savaş yaşamış olanlar olduğunu paylaşıyor yazar. Güvensizliğin her türlü melanetin başı olduğu o kadar net, o kadar yalın anlatılıyor ki, adeta toplumun tüm katmanları, bireylerin davranışları gözünüzün önünden geçiveriyor. Hemen kendinize soruyorsunuz; Benim ülkemin insanı neden kimselere güvenemiyor? Kitapta paylaşılan bir araştırmaya göre benim insanım, altı komşusundan beşine, beş arkadaşından dördüne güvenmiyor, güvenemiyor.
Yazının son paragrafını çok anlamlı buldum; “Artık duble değil, güven inşa etmemiz gerekiyor. Huzur için, ekmek için birbirimize güvenmekten ve bu güvenceyi yasalarla garanti altına almaktan başka çaremiz yok. Tercih bizim!”  

Bence yazarın çok üzerinde durduğu fakat yeterince gündemde yer almayan çok önemli bir konu da Suriyeli göçmen çocuklar. Bu çocukları eğitemediğimizde yaşanacak sorunlar çok vahim olabilir. Radikal İslamcı Afgan mültecilerle boğuşan Pakistan gibi sorun yaşamamak, Hindistan gibi hızını alan, gelişen ve uygar dünyaya koşarak katılmaya çalışan bir ülke olmak istiyorsak bu sorunu mutlaka çözmeli ve bu çocukları topluma kazandırmalıyız. Uygar Türkiye için kafa yoran herkes bu kitabı okumalı.  

Cuma, Aralık 30, 2016

Lanet okumak

Her hafta onlarca insanımızı kaybettiğimiz karalar dolu bir dönem. Gün geçmiyor ki yeni bir patlama haberi duyulmasın, ölülerimiz, yaralılılarımız olmasın. Ölenlere çok üzülüyoruz, yaralıların bir şekilde hayatta kalmalarına sevinirken onları nasıl bir hayat beklediğini unutuyoruz belki de. Hangi uzuvlarını kullanamayacaklar veya o travmayı nasıl atlatacaklar ?
Kendimizi, vicdanımızı sosyal medyada “lanetleme” ile rahatlatmaya çalışıyoruz. Oysa lanet okumanın bir tehlikeli yanından bahsedeceğim sizlere sayın okuyucu ! Lanet okuduğumuz zaman cezalandırma işini üçünücü bir şeye devretmiş olmuyor muyuz ? İnandığımız her neyse ondan o eylemi yapanı cezalandırmanı isterken aslında sorumluluktan da kaçmış olmuyor muyuz ?
Sorunun kökeni bulmak ve o şartları düzeltmek için ne çaba sarf ediyoruz ? E, elimden ne gelir ? Kim bilir ? Belki çok şey gelir. Bir adım atmak değil mi önemli olan. Eğer terörün kaynağının eğitim eksikliği olduğuna inanıyorsak onu aşmaya yönelik kendimiz dışında ne yaptık bireysel olarak ? Eğer terörün kökünde ekonomik sorunlar olduğuna inanıyorsak istihdam yaratmak için ne yaptık ? Hangi gönüllü kuruluşta çalıştık ? Hiç bir şey yapamasak da, çözüm aramak için ne kadar düşündük ?
Oysa terörün amacı bizi korkutmak, sindirmek değil mi ? Ben de korkuyorum, hem de köpek gibi. Bana bir şey olmasından, sevdiklerimin zarar görmesinden, ülkemin savaş yerine dönmesinden (-ki döndü zaten-)
Nasıl çıkacağız bu girdaptan ? Birbirimizi anlamaya çalışarak, empati yapmaya çalışarak, en önemlisi çaba sarfederek, akıl yürüterek, konuşarak,tartışarak, bilgi, birikim, ekonomik olarak güçlenerek, altta yatan dinamikleri çözmeye çalışarak. Bu ülkeyi, bu insanları ayırt etmeden severek, çok ama çok çalışarak, çok ama çok okuyarak. Benim bilgim ve aklım böyle söylüyor. Kimbilir belki başka formüller vardır belki, sihirli formüller. Varsa, ben de  bilmek ve öğrenmek çok isterim doğrusu.
Sık sık, Aynştayn’ın sözü gelir aklıma; “Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemek deliliktir (aptallıktır) “ diye. Bizler yıllardır aynı şeyleri deneyerek farklı sonuçlar bekleyenleriz gibi düşünüyorum bazen. Oysa terörün nasıl bitirilebileceği ile ilgili bilimsel çalışmalar, deneyimler var. Bunlardan yararlanmak gerek. Mesela Selçuk Hoca’nın bu yazısı tekrar tekrar okunmalı . http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/selcuk-sirin_530/baldiran-zehiri-hala-rafta-sizi-bekliyor_29769836

Sözün özü, lanet okumaktan ziyade acımızı yaşayıp yasımızı tuttuktan sonra “Neler yapabiliriz?” e topluca kafa yorduğumuzda hiç olmazsa ilerleme kaydedebiliriz, buna inanıyorum. 

Çarşamba, Ekim 05, 2016

Sıkıştık Kaldık

İstanbul’da yaşayanların en çok baktıkları şeydir saat ve trafik, yol durumu. Bir yere gitmeye heveslenmeye görün, o an başlar hesaplamalar, hangi yolu kullansam daha çabuk giderim, trafiğe takılmam. Hadi diyelim rahatça gittiniz planladığınız yere, daha koltuğa oturmadan dönüş düşünceleri başlar; “ Trafiğe kalmadan kaçta çıkmak lazım, o saatte otobüsler ağzına kadar doludur, metroya mı gitsem, hangi yolu kullansam vs”. Diyelim aracınız var, ancak trafik akmıyor, yine bir sıkıntı yine bir stres. Stres gerginliğe, öfkeye ve mutsuzluğa sebep oluyor. Oysa bunun temelinde “sıkışmışlık” hissi var. Yaşadığımız yerler daracık, araçlarda üst üste sehayat etmeye çalışıyor, eğer eve vaktinde varma şansındaysak eve sıkışıp kalıyoruz. Çocuklarımız evlerde sıkışıp kalıyorlar. Güvenli (?) sitelerde oturanlar bile sıkışmış hissediyor kendilerini ve bunun adını koyamıyorlar. Tüm etkiler vücuda yorgunluk, isteksizlik, depresyon,ağrı olarak yansıyor. Gelsin doktorlar, gelsin haplar, baskılansın tüm belirtiler. Kök nedeni çözmeden tüm çabalar nafile.
Etrafımda kızgın anneler babalar görüyorum. Bazen aynı durumu kendimde de görüyorum. Neden böyle davranıyorum sorusunu kendime sorduğumda sebebin ruhumu daraltan “sıkışmışlık” hissi olduğunu hiddediyorum. Benliğime tehdit saydığım için de varolmamı engellediğini düşünerek kızmaya başlıyorum. Oysa bunda ne çocuğumun, ne eşimin suçu var.
Eski insanlar ne akıllıymış. Özellikle bir şehirde dağ ya da tepe benzeri bir yer varsa evlerini mutlaka onun yamacına yapar, hem rüzgârdan hem de ufka bakarak içlerini ferahlatmak duygusundan istifade ederlermiş. Şimdilerde etrafınıza bakın, gezecek bir park, ruhunuzu, nefesinizi dinlendirecek bir yeşil alan bulabiliyor musunuz ? Bulursanız şanslı azınlıktansınız. Oysa hepimiz sınırları belli olan bir kodes içinde değil miyiz ? Bunu içimizde hissetmiyor muyuz ? Sabah kalkıp bir kutuya binip (servis, otobüs veya araba) işe gidiyor, yine bir kutunun içine girerek gün boyu çalışıyor, iş bitiminde yine o kutumuza (evimize) dönüyoruz. Bizleri bireysel özgürlük adında bir kandırmaca ile uyuturlarken, herkes kendini dünyanın öznesi sayarken aslında ne kadar âciz olduğumuzu nasıl da unutuveriyoruz ?
Batı ülkelerine turstik seyahat edenler parklarından, bisiklet yollarından, insanların birbirlerine saygısından bahseder, durur. Hani derler ya, batının ahlakını almayalım, bilimini alalım, teknolojisini alalım, diye. Ben, batının insana bakış ahlakını da alalım derim, hiç olmazsa bunu denemiş oluruz.
“Tıp bu değil” adlı kitapta “Sağlığı etkileyen stresin önde gelen kaynaklarının hepsi birbirimizle huzurlu ve güvende hissedip hissetmediğimizle ilgili” yorumu yapılıyor.  İnsanın temel varoluş sebebinin “hayatta kalmak” olduğu düşünüldüğünde buna bağlantılı temel duygu “güvende olmak, hissetmek” . Güvende olduğunuzu hissetmediğiniz her an korku ve buna bağlı stres düzey oluşuyor. Bir de bakıyorsunuz gergin insanlar şehri olmuş yaşadığınız kent.
E ne yapmak lazım bu sıkışmışlık duygusundan kurtulmak için ? Hareket etmek, bol okumak, sevdiklerine sarılmak, gülümsemek, zaman kaygısına bulaşmadan anda olmayı becerebilmek, tevekkülde olmakta yatıyor ipuçları galiba. En azından sancıyı azaltacaktır.
Lakin neo liberalizm tarafından kuşatılmış insanın kurtulması için, gerçekten özgürlüğü hissedebilmesi için çok çaba sarfetmesi gerekiyor. Bireysel özgürlük bu kadar pompalanırken, sıkışmışlık hissetmenin o kadar çok sebebi var ki.  Kök neden aslında büyük kafesin içinde olmak.
Kafesi parçalamak ? Bunu yapmak için çok çaba, ter, bazen gözyaşı yani bedel gerekiyor.